Suyu akıtsın, şehri (ilçeyi-beldeyi) temiz tutsun, kapısı açık ve ulaşılabilir olsun. Park yapsın, yol yapsın, mahalleden çöp konteynerini eksik etmesin...
Yozgat gibi Anadolu şehirlerinin bir belediye başkanından beklentisi ne olabilir diye düşündüğümüzde, bu saydıklarımızın ötesine pek geçemiyoruz. Beklentilerimiz öylesine diplerde ki, aslında en temel ihtiyaçlar bile bize “hizmetin zirvesi” gibi geliyor.
Bir mahallede evimizin hemen karşısına yerleştirilmiş; darbesiz, metal boyalı, eli yüzü düzgün bir çöp konteyneri bazen bizim için Fatih Sultan Mehmet Köprüsü kadar değerlidir. Evet, Anadolu insanı için belediyeciliğin asli görevleri bile “nimet” sayılabiliyor.
Ama bunun da bir sebebi var elbette... Çünkü bizim belediye anlayışımızda “iş ve aş” her şeyin önünde gelir. Belediyeler, adeta birer iş bulma kurumu gibi görülür.
Hatta öyle ki, “iş bulsun da diğer hizmetler olmasa da olur” anlayışı hâkimdir kimi zaman. Bir başkanın asli görevlerini yerine getirmesi bile bir meziyet sayılır.
31 Mart Yerel Seçimlerinden bu yana tam bir yıl geçti. Peki, bu bir yıl içinde “şehrül emin”lerin kendilerinden emin bir duruşları oldu mu? Biz halk olarak, onların hizmetlerinden ve samimiyetinden emin olabildik mi?
Acaba beklentimiz hâlâ “mahallemizin köşe başındaki bir çöp konteyneri kadar mı yüce (!)”, yoksa biraz da “yesin ama yapsın” gibi kaderci bir teselliye mi sarılıyoruz?
Biraz da aynaya bakmamız gerekiyor.
Çünkü yöneticiler bir anlamda bizim yansımamız.
Biz ne görmek istiyorsak, onlar da ona göre şekil alıyor. Yani seçtiğimiz kişiye değil, aslında kendi beklenti seviyemize oy veriyoruz.
Bu bir yılın muhasebesini yaparken, kriterimiz ne olmalı? Seçimden sonra halkla bağını koparıp sosyal medyada peş peşe paylaşılan süslü görseller mi? Yoksa pembe tablolardan uzak, halkın arasında olan, ayağı toprağa basan bir başkan mı?
Zaman, su gibi akıp gidiyor… Öyle olmasa, bugün bir yıl önceyi konuşur muyduk?
Vaatler ne oldu?
Sandıkta oy isteyen başkanla sandık sonrası başkan arasında fark var mı?
Gerçekten başkandan emin miyiz?
Yoksa “yesin ama yapsın” diye kendi içimizde uydurduğumuz pembe bir tabloya mı inanmak istiyoruz?
Sorular çok… Ama cevaplar net değil.
İsterseniz burada bir anekdot aktaralım:
Rivayete göre Halife Ömer döneminde bir vali halktan biriyle mahkemelik olur. Halife, ikisini de dinlemek üzere mahkemeye çağırır. Vali gelir, halktan kişi gelir.
Halife Ömer, hakime talimat verir: “İkisini eşit tutacaksın. Vali bile olsa üstünlüğü yoktur.” Ve gerçekten de dava görülürken, vali özel bir iltifat ya da ayrıcalık görmez. Bu tavır halkta öyle bir güven oluşturur ki, yöneticinin adil oluşu, yol, köprü, bina gibi yatırımlardan daha çok gönüllerde yer bulur.
Yani mesele sadece bir çöp konteyneri ya da bir kaldırım taşı değildir. Asıl mesele, yönetenin halkına nasıl baktığı, halkın da yöneticisinden ne beklediğidir.
Peki ya Yozgat merkez başta olmak üzere ilçelerde, beldelerde ortaya çıkan tablo ne diyor bize?
Kaybeden adaylar yanlış aday kurbanı mıydı, yoksa kazananlar gerçekten doğru tercih miydi?
Yerel seçimin kaderini ters esen siyaset rüzgârı mı belirledi?
Zira siyasette bazı dönemler vardır ki; birikir, sümen altı edilenler fırtına gibi geri döner. Ters rüzgâr, kasırga olur, alır götürür...
Bugün, başkanların 365 günü geride kaldı. Ortaya çıkan tablo ise hâlâ sorularla dolu.